
Doğa, insana göre değil; insan doğaya göre yaşar.
Doğa, insanın en sonsuz ve biricik kaynağıdır. Zaman da doğanın içindedir. Bizler insan-ı kâmil olma yolunda bu zamanı kontrol etmeyi değil, onunla birlikte akmayı, onu yönetebilmeyi öğreniyoruz. Çünkü zaman, insanın ilk ve ana kaynağıdır. Bu kaynağı anlayabileceği iki temel aracı vardır: beden ve doğa. Biri mikrokozmosu, diğeri makrokozmosu temsil eder. Zamanı, beyazlayan saçlardan ya da doğada gece ve gündüz döngüsünden, sonbaharda sararan yapraklardan anlarız. Yani zaman kendini doğada projekte eder.
Mitolojide Gaia, yani Toprak Ana, Uranüs’ü (Gökyüzü) doğurur ve böylece ilk düalite meydana gelir. Ardından bu ikilik birlik olur; Gaia ve Uranüs birleşir. Bu birlikten Titanlar, Kykloplar ve elli başlı devler doğar. Ancak Uranüs, bu çocukları Gaia’nın rahmine hapseder. Yani doğacak olanı engeller. Gaia ise bu kısıtlamayı aşmak için zaman tanrısı Kronos’u (Satürn) görevlendirir. Kronos babası Uranüs’ü hadım eder; böylece zaman ve mekan ayrılır.
Ama bu düzenin içinde hala bir eksik vardır: anlam. İşte bu anlamı, Kronos’u deviren Jüpiter (Zeus) getirir.
Bu alegori bize şunu gösterir:
Zaman ve mekanın doğuşu yalnızca dünyanın değil, insan bilincinin de temelidir. Doğa ve zaman bir araya geldiğinde, döngüler başlar; her döngüde bir anlam ve bilinç doğar. Bu doğumlar insanın kendisinin doğal yetisidir. Anlam bulma, yani şeyler arasındaki ilişkileri fark edip onları anlamlandırma yetisi, insanı insan yapan budur. Bu anlamlandırmayı yapan, doğa ile zamanı kavrayan ve onları bilinçle birleştiren varlık insandır.